YURTDIŞINA GÖTÜRÜLMÜŞ TARİHİ ESERLERİMİZ

Bu kitap, büyük çoğunluğu 1830-1922 yılları arasında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden farklı yöntemlerle yurtdışına çıkarılarak Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki müzelerde sergilenen tarihi eserlerimizi konu edinmektedir. Yurtdışındaki tarihi eserlerimizi, Avrupa ülkelerindeki ve ABD’deki eserlerimiz şeklinde iki ana başlık altında ele almanın okuyucuya kolaylık sağlayacağını düşündük. Avrupa ülkelerinden Avusturya, İngiltere, Almanya, Fransa ve Yunanistan kendi girişimleriyle Anadolu’dan eserler taşımış ülkelerdir. Hollanda, Danimarka, Vatikan ve Rusya ise eserlerin çoğunu Anadolu’da kazılar yapmak yerine dolaylı yollarla elde etmişlerdir.

Bir ülkenin kültür varlıklarının kolay bir şekilde götürülebilmesi için:

a) Savaş koşulları içinde olması,

b) Ekonomisinin batmış olması,

c) Tarih bilincinin sığ, tarihi eser bilincinin ise toplumca yaygınlaşmamış olması gerekir.

Sonuncu koşul en az ilk ikisi kadar önemlidir. Amerikalıların da 1880’lerden sonra kazılara katıldığı bu doksan yıllık dönemde kültür varlıklarımız her bakımdan savunmasızdı. İleriki sayfalarda öykülerini okuyacağınız kimi Batılılar bu fırsatı kaçırmadı ve Anadolu’daki tarihi eserlerle, arkeolojik kalıntıları kendi ülkelerine taşımaya başladılar. Bu eylemlerini gerçekleştirirken, çoğu bir defineci tutkusuna sahip tarihi eser avcısı kişileri “konsolos” adı altında Osmanlı şehirlerinde görevlendirdiler. Böylece eserlerin yerlerinin belirlenmesini ve yerleri belirlenenlerin ülkelerine taşınmasını kolaylaştırdılar.

Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki müzelerde sergilenen Anadolu kökenli eserler üzerindeki çalışmalarımı bitirdiğim sırada, Yunanların Batı Anadolu’yu işgal ettiği yıllarda (1919-22) yaptıkları kazılarla bazı tarihi eserleri ülkelerine götürdüklerini, yaptığım bir araştırma sonucu öğrendim. Bunun üzerine Yunanistan’ı da listeye eklemek zorunda kaldım. Kendisi de emperyalist ülkelerce tarihi eser yağmasına uğramış komşumuzun bu talanı, şartlar uygun olduğunda küçük bir ülkenin bile (ötekiler gibi emperyalist bir güç olmasa da) neler yapabileceğini gösteren, üzerinde düşünmemiz gereken bir derstir.

Dünya müzelerine dağılmış, onlara zenginlik ve değer katmış eserlerimizin döküm (envanter) çalışmasını yapmaya başlamam aslında bir zorunluluktan doğdu. İlk kitabım Anadolu Antik Tiyatroları’nda yola çıkış nedenim, açıkhava tiyatrolarıyla ilgili, “Yüz yıllar önce inşa edilen bu yapılarda akustik nasıl sağlanıyordu?” sorusu başta olmak üzere, bilinmeyen birçok soruya yanıt aramaktı. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler günümüze ulaşmamıştı. Her biri sıradışı bir mühendislik eseri olan bu yapılarımızı yerinde ölçerek incelemek, bulundukları kentlerin tarihçeleriyle birlikte özelliklerini de araştırmak iki yıldan fazla zamanımı aldı. Bu çalışmam bittiğinde, daha önce yanıtını bilmediğimiz soruların yanı sıra antik tiyatrolarımızın dökümünü de çıkarmış oldum. İşte bu çalışmalarım sırasında zihnimde şöyle bir soru belirdi: “Antik tiyatrolarda bulunması gereken eserler yurtdışında hangi müzelerde bulunuyor?” Kitabımı tiyatrolar ve çevresinden yurtdışına götürülen eserlerle zenginleştirmek istiyordum. Bu çabam bir sonuca ulaşamadı ancak bu yeni çalışmam beni şöyle bir soruya yöneltti: “Yurtdışında kaç eserimiz var ve bir şekilde yurtdışına çıkarılmış eserlerimiz üzerine bir çalışma mevcut mu?”

Yedi yıl önce hazırlık yapmaya başladığımda, elimizde fazlaca veri olmadığını anladım. Yurtdışına götürülmüş eserlerimiz üzerine tatmin edici, kapsamlı bir çalışma henüz yapılmamıştı. Daha önce böylesi derli toplu bir çalışma yapılmamış olması çalışmanın başında karşılaştığım en büyük zorluklardan biriydi. Hangi ülkelere ve hangi müzelere gidilmesi gerektiğini araştırmam yaklaşık sekiz ay sürdü.

Gittiğim ülkelerdeki müzelerde fazla dikkat çekmeden, sıradan bir ziyaretçi olarak gezmenin daha kolay olacağını düşündüm ve öyle de oldu. Alınması gereken vizeler, maddi kaynakların yetersizliği ve zaman kısıtlılığının yanında, baş edilmesi gereken en önemli konu, aylarca, günboyu ayakta durup inceleme yaparak fotoğraf çekmeye çalışmaktı. Tüm gün müze gezenlerin birkaç saat sonra gözlerinin oturacak yer araması doğaldır. Ancak böylesi kapsamlı bir çalışmada zaman ve bütçe kısıtlılığı yüzünden, ara verip oturma şansım olmadı. Öteki eserler arasından bize ait eserleri seçmek zaman alıyor, dinlenmeye vakit kalmıyordu. Uzun süreler ayakta kalabilmek için, dizlerimin üstüne kadar çıkan varis çoraplarından yararlandım. Dünya müzelerinde üç yıla yakın bir süre yaptığım bu yorucu çalışmayı, üstelik az bildiğim İngilizcemle bitirebilmemdeki en önemli faktörün, konunun önemine olan inancımın yanında, amatör araştırmacı heyecanım olduğunu düşünüyorum.

Uluslararası sözleşmelere göre müzeler, eserleri nereden geldiğini belirterek sergilemek zorundalar. Bazı müzeler bu kurala uymaz. Uyanlar ise eserlerimizin altındaki açıklamalarda, eserin geldiği yer olarak genellikle Turkey, Asia Minor, Anatolia, East Greek gibi kelimeler ya da Balbura, Kremna, Kyzikos gibi antik kentlerimizin adlarını yazmakla yetinmişler. Bu sorun, antik kentlerimizin adlarını bilmek ve hepsini hatırlamakla çözülebilirdi. Büyük bir rastlantıdır ki; bir önceki kitabım Türkiye’nin Antik Kentleri’nde antik kentlerimizden 118’inin tarihçesini yazmış olmam kent adlarını hatırlamamı, eserlerin altına sadece antik kentlerimizin adını yazmış olsalar bile, o eserlerin bize ait olduğunu anlamama ve gözden kaçırmadan kaydetmeme katkı sağladı.

Müzelerdeki çalışmam bitince, yaptığım binlerce kaydı yitirme korkusu yaşadım. “Yangın çıkarsa ya da bir hırsız girerse” diye yedeklemeye yöneldim. Bu korkumun altında yatan duygunun, bir daha aynı yollara düşüp o müzelerde aynı dirençle çalışamayacağım endişesi olduğu açıktır.

Bu topraklara ait tarihi eserlerin pek çoğu zamanla geri dönecek. Bunun için yeni kuşaklarımızın “azıcık daha cesur” olmaları yeterli olacak; benzer sorunlar yaşayan ülkelerle birlikte hareket etmeleri çözümü kolaylaştıracaktır. Biz eserlerimizi, geçmişte Anadolu’da yaşamış olan Hititler, Likyalılar, Karyalılar, Urartular, Doğu Romalılar, Selçuklular ve Osmanlıların mirasçısı sıfatıyla isteyeceğiz. Unutmayalım ki üzerinde yaşadığımız bu topraklar çok önemli kültür katmanlarına sahiptir. Bu coğrafya sadece, “Akdeniz’e kısrak başı gibi uzanan”, Asya’nın batıdaki ucu değil; daha da ötesi, üç kıtanın ortak geçit köprüsüdür. Eğer, ülkeleri sahip oldukları kültür katmanlarının zenginliğine göre temsil edecek sanat eserleri yapılsaydı, bu coğrafya içlerinde başyapıt olurdu. Bu nedenle bu sıradışı coğrafyanın talihli insanları olarak sorumluluğumuz daha da artmaktadır.

Bu çalışmanın yurtdışına götürülen tarihi eserlerimizi tanımaya, kalan eserlerimizin değerini bilerek kültür varlıklarımıza sahip çıkmaya katkısı olacağını umuyorum. Sağlam bir duruş sergileyeceklerine inandığım yeni kuşaklarımızın, bu çalışmayı geliştirerek eksiklerini tamamlamalarını diliyorum. Bu çalışma bir önsöz niteliğindedir. Kitabın sonunda, kültürel bilincimizin gelişmesi ve eserlerimizin dönüşü için “Öneriler” bölümü olacak ama bir “Sonsöz” olmayacak. Son eser kendi topraklarına dönünceye kadar bu çalışmanın kendisi bir önsöz, bir açılış, başlangıç niteliği taşıyacak.

Bu kitapta, her ülke için müzeler ayrı başlıklar altında, tarihi eserlerimizden özgün örneklere yer verilmiştir. Özel koleksiyonlarda, müze depolarında olan eserler bu çalışmada yer almamaktadır. Yerinde belgelediğimiz eserlerin tümü de bu kitabın sayfalarına sığamadığı için, yayımlanamayanlar yayınevinin gelecekte göstereceği yolla incelenebilecektir.

YAŞAR YILMAZ

 



Kapat