“Gülün Adı” Üzerine...

“Gülün Adı” Üzerine...

Türkiz Özbursalı

Edebiyatta Mimarlık, YEM Yayın

Gülün Adı, son romanı Prag Mezarlığı ile ilgili olarak, casusluk öykülerini daha çok sevdiğini söyleyen Eco’nun ilk romanıdır. İlk olarak 1980 yılında yayımlanan ve bugüne kadar kırk dört dile çevrilen roman, tarihsel gerçekler üzerine ince ince işlenmiş bir polisiye romandır. Ne var ki, 14. yüzyıl İtalya’sında geçen olayları başka bir mekân ve zamana alıp oturtsanız hiç de sırıtmayacak ve eğreti kalmayacaktır.

Ülkesi dışında, romanla İtalyanca dışındaki dillerle tanışan okuyucuların ne kadarı Eco’nun önemli bir akademisyen, bir Ortaçağ tarihçisi, filozof, estetik ve göstergebilim uzmanı olduğunu bilir acaba? Yazar, derin tarih ve mimarlık tarihi birikimiyle son derece güçlü bir arka plan üzerine dinî tarikatlar arası çekişmeleri, bir manastır kompleksindeki gündelik hayatı, manastır sakinlerinin tutku, hırs ve entrikalarını akıcı bir kurguyla, ustalıkla nakşetmiştir. İlk roman denemesi olmasına rağmen teknik yönü edebi yönün önüne geçmemiş, uzunluğuna rağmen tekrara düşmemiş, mekân tasvirleri ise bir mimarı kıskançlıktan çatlatacak türden… Detayların yapısal bir kurgu ve bütünlükle aktarılmasını sosyolojik anlatımın temeline oturtan Eco, Roland Barthes gibi ayrıntılara çok önem veren bir yaklaşıma sahiptir.

Eco, bir Ortaçağ uzmanı olarak, o zamanlardaki kentleşmeyi ve kentlerde burjuva sınıfının ortaya çıkışını, Hıristiyanlığın sistem olarak açmazlarını eserlerine yansıtmıştır. Gülün Adı bir elyazmasına dayanarak kurgulanmıştır. Olaylar Kuzey İtalya’da, Pomposa ile Conques arasında, Apenin sırtlarında, 1327 yılının Kasım ayı sonunda bir manastırda geçmektedir. Eco, elyazması günlüklerine dayandığı kişinin o yıllarda çömez, anıları kaleme alırken ise ölüme yakın olduğunu belirtmektedir. Anılar, sahibi Adso tarafından 14. yüzyıl olaylarına da yer verilerek Latince kaleme alınmış ve sonra Vallet tarafından neo-Fransızcaya çevrilmiş. Adso’nun elyazması yedi günü kapsıyor ve kanonik saate göre yazılmış.

Adso’nun günlüğüne konu olan olayların geçtiği yıllar, büyük kıtlık diye adlandırılan, aşırı sonbahar yağmurlarının görüldüğü yaklaşık yedi yıllık bir dönemin hemen ertesidir. Bu yıllarda Avrupa’nın her bölgesinde çok az hasat yapılabiliyordu. Tarım ürünlerinin kıtlıktan dolayı pazarda fiyatları artarken, tuz üretimindeki azalma nedeniyle, zaten az olan et üretiminde de eti tuzlayamamaktan kaynaklanan sorunlar yaşanmaktaydı. Kötü beslenme ve bu durumdan kaynaklanan hastalıklar çok yaygındı. 14. yüzyıldan itibaren Avrupa’da yaşanan kıtlık, savaşlar ve çeşitli salgın hastalıklar, ekonomik dengesizlikler, sınıf çelişkileri ve hatta halk ayaklanmaları hayatı çekilmez hale getirmişti. Bu arada kilise kurumsal olarak saygınlığını yitirmeye başlar ve sapkın olarak kabul ettiği tarikat ve gruplara karşı amansız bir mücadeleye girişir. Bu durgunluk ve bunalım döneminde de papalık lüks ve zenginlik içinde yüzmektedir ki böylesi bir gidişat da hayra alamet değildir…

Henri Pirenne’e göre, 11. yüzyılın başlangıcından sonra manastırlar ancak çok olağanüstü durumlarda kasabalarda kurulmaktaydı.[1] Çünkü çok gürültülü ve hareketli olan kasaba yaşamına ayak uyduramamaktaydılar ve rahipler ancak 13. yüzyılda tekrar kasabalara geri döndüler. Fransiskenler ve Dominikenler, derinden bağlı oldukları “yoksulluk ilkesi”ne uyarak sadaka istedikleri kentlilere yakın olmak üzere kırsal manastır sisteminin dışına, sokaklara çıktılar. Soyluların, kaçmasınlar diye serflerin üzerindeki yükü hafifletmeye razı oldukları ve serflerin angarya yerine rant ödemeye başladığı bu yıllarda kilise, lordlar kadar öngörülü olamadı. Bazı mezhepler kendi manastırlarına ait serf ve bağımlı köylülere ayrıcalıklar vermeyi reddettikleri gibi, bu yola tevessül edenleri de aforoz edeceklerini beyan etmişlerdi.

Olayların geçtiği günlerde, Kutsal Roma İmparatoru olan Bavyeralı Ludwig, Paris’i kuşatmış ve Roma’ya doğru yola çıkmıştır. Papa V. Clemens’in papalık makamını 14. yüzyıl başında Roma’dan Avignon’a taşımasından sonra onun yerine geçen papa XXII. Ioannes, Tapınak Şövalyeleri’nin mallarına el koymak için elinden geleni yapmakta, gittikçe zenginleşmekte ve İsa’nın yoksul olduğunu savunan Fransiskenlere karşı, sapkın oldukları gerekçesiyle sistemli bir yok etme hareketi sürdürmektedir. Ludwig İtalya’ya girerek Milano’da taç giyer ve Roma’ya yönelir. Elyazmalarının sahibi Adso’nun babası, İmparator’un yanında savaşan bir barondur ve Toskana’nın güvensiz ortamının oğlu için tehlikeli olacağını düşünerek onu Fransisken rahip Baskerville’li William’ın yanına çömez olarak verir.

İmparatorluk temsilcileri ile Papa’nın uzlaşma toplantısının arifesinde, William ve çömezi Adso, bir cinayeti soruşturmak için görevli olarak bir manastıra giderler ve romanı oluşturan olaylar bu manastırda geçer. Bir cinayet için gittikleri manastırda yedi günde yedi ölüm vakasıyla karşılaşan rahip ve çömezi romanın sonunda gerçeğe ulaşırlar.

Umberto Eco romana önce “Suç Manastırı” adını düşünmüş, ancak okurların dikkatini manastır üzerine odaklamamak için, 12. yüzyılda yaşamış Benedikten Bernardo Morliacense’nin bir dizesinden esinlenerek “Gülün Adı” isminde karar kılmış.

Adso ve rahip William önce vadideki köyde ayine katılıyor ve güneş doğunca, dağın çevresini dolanan keçiyolundan manastıra ulaşıyorlar. Manastır uzaktan dörtgen gibi algılanan sekizgen bir yapı. Dikdörtgenin köşelerinde yer alan, dışarıdan beş kenarı görünen yedigen dört kule, yapıyı sekizgen hale getiriyor. Burada kutsal kabul edilen rakamlar kullanılarak yapıya adeta daha uhrevi bir kimlik yakıştırılmaya çalışılmış. Yapının dış duvarlarında kapı hariç başkaca bir açıklık yok. Kapıdan girilince iki yanı ağaçlıklı bir yoldan manastır kilisesine ulaşılıyor. Yolun solunda sebze bahçeleri, hamam, hastane ve kurutulmuş bitkilerin muhafaza edildiği bir yapı ile botanik bahçesi, kilisenin solunda ise mezarlık bulunuyor. Kilisenin kuzeyinde Aedificium yer almakta. Burası kuleleriyle uçuruma sarkar gibi duran kütüphane binasıdır. Manastır kompleksi yatakhane, başrahip evi, hacılar konukevi, çiftlik, ahırlar, değirmen, yağhane, ambar, mahzenler ve kütüphanesiyle kendi kendine yeten zengin bir yerleşimdir.

Rahip William’ın çözmesi için gönderildiği olay, kitaplığın elyazmalarını resimleyen Otranto’lu Adelmo’nun doğu kulesinin altındaki uçurumda bir keçi çobanı tarafından ölü bulunmasıdır ve başrahip olayın intihar olarak sonuçlandırılmasından yana görünmektedir.

Rahipler misafirlere karşı gayet cömert davranırlar. Menüde manastırın kendi ürünleri olan şarap, peynir, zeytin, ekmek ve kaliteli kuru üzüm var… Yerleşkeye biraz daha dikkatimizi toplayacak olursak: Aedificium’un olağandışı büyüklükte ve çevresindeki diğer binalardan daha eski olduğunu anlıyoruz. Kitaplık yüzyıllar boyu rahiplerin öğrenmesine izin verilmeyen bir tasarımla kurulmuş. Sadece kütüphaneci ve kendinden sonra yerine geçecek yardımcısı bu sırra vakıf oluyorlar. Kütüphane labirentinde yalnızca kütüphaneci dolaşabiliyor. Diğer rahipler ise ancak yazı salonunda çalışıp bazı kitapları okuma imkânına sahip olabiliyor. Hangi kitapların okunabileceğine kütüphaneci karar veriyor ve sadece elyazmalarını değil, rahipleri de elyazmalarından koruyor… Çünkü “her gerçek, her kulağa göre değildir”.[2]

Manastırın kilisesi çok görkemli değil. Genişliği yüksekliğinden daha fazla olarak tasvir ediliyor. Birinci katında dört köşe mazgallar var ve bu katın üstünde, eğimli bir çatıyla örtülmüş pencereli bir bölüm yükseliyor. Yazarımız birinci bölümün başında kilisenin son derece detaylı bir mimari betimlemesini yapmış. Sayfalar boyunca, pervazlar, kapılar, sütun ve alınlıklar, bunların üzerindeki mimari bezemelerle ilgili inanılmaz teferruatlı aktarımlar Aedificium yolunda da devam ediyor.

William ve Adso, Severinus’un rehberliğinde botanik bahçesinin yanından Aedificium’un batı duvarına giderler ve çok büyük olan mutfağa girdiklerinde yapı yüksekliğinde sekizgen bir avlu olduğunu görürler. Aslında burası girişi olmayan bir kuyudur ve her katta avluya bakan pencereler bulunmaktadır. Merdivenlerden çıkıldığında doğu kulesindeki kitaplığa ulaşılır. Burada duvarlarda büyük üçer pencereler bulunur ve her kulenin dış yüzünde de daha küçük birer pencere vardır. Ortadaki kuyu/galeride de sekiz adet yüksek ve dar pencere yer almaktadır. Büyük salon bu pencerelerle her mevsim ışık aldığı için son derece aydınlık olup, ortadaki kuyu da doğal yoldan aydınlanmış olmaktadır. Yazar burada güzelliği yaratanın üç şeyin uyumu olduğunu belirtiyor: bütünlük/yetkinlik, orantı/uyum ve aydınlık. Kütüphane bu üç unsuru da içselleştirmiş ve insanın içini huzurla dolduracak denli güzel bir yapıdır. En aydınlık yerler usta ressamlara, elyazması kopyacılarına, bölüm başlığı yazarlarına ve antik metinlerle uğraşanlara ayrılmış. Masalar çalışmayı kolaylaştıracak şekilde eğimli tasarlanmış. Kitaplar raflara alınma ve bağışlanma tarihine göre dizilmiş. Dolayısıyla kütüphanecinin her kitabın giriş tarihini ezberlemesi gerekiyor.

Romanın heyecanlı polisiye kısmına fazla girmeden diğer yapıların da mimari özelliklerine bir göz atalım. William ve Adso’nun ilk günün akşamı gittikleri yemekhane büyük meşalelerle aydınlanmakta. Başrahibin masası diğer rahiplerin masalarına dik bir konumda ve daha yüksekte. Başrahibin masasının tam karşısında ise yemek boyunca vaaz veren bir rahibin kürsüsü bulunuyor. Yemekten önce rahipler ellerini yıkayıp havluya kuruluyorlar, yemek sessizce yeniyor ve yemekten sonra akşam duasına geçiliyor.

İkinci güne de bir cinayetle başlandıktan sonra gece William ve Adso girmemeleri gereken kütüphane labirentine girerler. Salonda yedi duvar bulunuyor ama bunların sadece dördünde duvara gömülü iki küçük sütun arasında yuvarlak kemerli bir geçit bulunmakta. Kitaplar penceresiz duvarlardaki etiketli raflarda düzenli duruyor. Odanın ortasında ise üzeri kitaplarla kaplı bir masa var. Geçitlerden geçerek odadan odaya ulaşılıyor. Üçüncü odadan üç kapıyla başka bir odaya ve buradan da geri dönülmek üzere son odaya geçiliyor. Doğu kulesindeki bu beş oda, merdivenle çıkılan penceresiz beşgen bir odaya açılıyor. Okurken bile tahayyül etmesi güç olan bu mekânlarda rahip William ve çömezinin kaybolup uzun uğraşlardan sonra yollarını bulabilmelerine şaşmamak gerek.

Artan ölüm olaylarını takiben William ve Adso’nun manastırdaki altıncı gününde kurban kütüphaneci Manachi olacaktır. Rahipler arasındaki “garip ilişkiler”in de söz konusu edildiği polisiye macerasında son nokta, tekrar gidilen kütüphanenin aynalı odasından kabartma maden harfler arasındaki düzenek yardımıyla açılan kapıdan girilen Finis Africae’de konulacaktır. Ortasında üstü kâğıtlarla dolu olan yedigen, havasız ve nemli bu odada, kırk yıl boyunca gizli merdiveni kullanarak içeri giren, olayların müsebbibi yaşlı kör rahip ve de manastırın gerçek yöneticisi Jorge onları beklemektedir.

Müthiş bir detaycılık, heyecan, sürükleyicilik, tarih, mimarlık, sanat… Daha ne olsun? Mutlaka okuyun. Bir kere okuduysanız bir kere daha okuyun. Ayrıntılara takılın, anlatım zenginliğinin keyfini yaşayın.



[1]     Henri Pirenne, Ortaçağ Kentleri, Kökenleri ve Ticaretin Canlanması, çev. Şadan Karadeniz, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 1982, s. 120.

 
[2]     Umberto Eco, Gülün Adı, çev. Şadan Karadeniz, Can Yayınları, İstanbul, 1987, s. 66.

 



Kapat