Bir Çuval Zahire

Cengiz Bektaş, Türk Evi

İçinde doğup büyüdüğüm, elbette yalnızca fiziksel olmayan coğrafyanın yarattığı “ev” kültürünü tanıyabilmek için Balkanlar’da, Adalar’da, tüm Anadolu’da sayısız araştırma-inceleme gezisi yaptım. Mimar olduğum yıllardan bu yana, her olanağı değerlendirerek bu tanıma çabamı sürdürdüm... Yaşama kültürünün yarattığı evlerin kimilerini yalnızca fotoğraflayıp, yazıp-çizerek, çoğunu ölçüp-biçerek, ayrıntılarıyla saptadım... Yaptıranlarından, yapanlarından bulabildiklerimle konuştum... Çok şey öğrendim onlardan.

Bugün de sürdürüyorum bu çabalarımı...

Böyle bir çalışma için Antalya’daydım. Sevgiyle, içtenlikle, doğallıkla gerçekleştirildikleri en küçük ayrıntılarından belli olan Antalya evlerinden birinin 80’lik ustasıyla (Resim 1) konuşuyordum... Sordum:

“İş size nasıl gelirdi? Yapılacak işi nasıl tasarlardınız?”

Anlattı:

Bir kişi ev yaptırmaya karar verdi mi, sora araya bulduğu ustanın evine bir çuval buğday yollarmış. Usta böylece o kişinin kendisine bir ev yaptırmak istediğini anlarmış. İşi yapmaya gönlü varsa, yapabilecek durumdaysa, alıkoyarmış buğday çuvalını... Böylece, yaptıracak olanla yapacak olanın aileleri arasında gidip gelmeler başlarmış.

Usta iyiden iyiye tanırmış işvereni... Hali vakti yerinde mi, kaç çocuğu var, başka olacak mı? İşveren de ustaya, istediği evle ilgili düşündüklerini aktarırmış... Kimi isteklerini de, daha önceden bildiği bir örneğin yanına götürüp göstererek aktarırmış:

“Bak şöyle bir şey istiyorum!” ya da,

“Şuna benzesin ama şurası da şöyle olsun!”

“Ya kötü bir şey gösterirse?” dediğimde aldığım karşılık da ilginçti:

“Göstereceği kötü bir şey yoktu ki...”

Sonra da tasarlanan ev, doğrudan yapılacağı yere çizilir, işverenle usta, yerinde kesinleştirirlermiş gerçekleştirilecek olanı.

Çağdaş kavramlarla,

“tasarımın doğrudan kullanıcının kendisinden başlaması”,

“içten dışa davranış”,

“önce işlevin, ardından da onunla uyum içinde dışın çözümlenmesi” demekti bütün bunlar...

“Katılım” demekti...

Daha baştan, kararlara, oluşuma katılımdı...

Yapılacak olanı, işverenin yaşamı, kültürü, yaşam biçimi, istekleri, beklentileri belirliyordu... Ona toplum adına, gelenek adına, kültür birikimi adına yol gösterecek, deneyimiyle sonuna dek yardımcı olacak olan da ustaydı.

Antalya’yı, Bergama Kralı 2. Attalos (İÖ 159-138) kurdurmuş. Adamlarına yeryüzündeki cenneti bulmalarını buyurmuş söylenceye göre. Onlar da bugünkü Antalya kentinin yerini bulup göstermişler. Beğenmiş...

Kent kurulmuş...

Ne var ki Antalya’daki şu son kuşağa dek yaşayan yapı geleneğinin kimi çizgileri 2. Attalos döneminden de derinlere iniliyor.

Antalyalı ustaların bir evin çatısını kapatınca “keser oynatma” gelenekleri var. Çatıda, kiremidin üzerine döşeneceği kiremit altı tahtası kapanıp bitirilince, ustalar keserlerini tahtanın üzerinde takırdatmaya başlıyorlar. Keserin tıkırtıları bir ezgi olup çıkıyor.

Öyle ustalar varmış ki, keser oynattı mı yirmi keser birden takırdıyor sanırmışsınız. Bu, işini bitirmenin bildirilmesiymiş. Emeğin kutlanmasını istemek kısacası...

O zaman askı asılırmış.

Çatının üzerine bir bayrak dikilir, bir başka direkle arasına ip gerilirmiş. Evi yaptıranın hısımı-akrabası, konukomşusu, ustalara armağanlar getirirler, bu ipe asarlarmış. Kimi havlu, kimi göyneklik, kimi şu kimi bu... Gönüllerinden ne koparsa... (Bu gelenekle Anadolu’nun başka yerlerinde, günümüzde de karşılaştım.)

Antalyalı ustalar bu keser oynatma sırasında, “Şamaş, Şamaş” derlermiş.

Şamaş, Mezopotamya’da güneş tanrısının adı...

Gördüğünüz gibi ne denli eskilere varıyor kimi kökler, gelenek...

Anadolu gerçek bir kültür kazanı. Hem de gerçekten en eskilerinden... Belki de en eskisi...

Bugün bilinenlere göre toprağın elle sürüldüğü ilk yerleşmenin gerçekleşmesi Anad olu’da.

Bu çalışmayla size, bu coğrafyanın birikiminden, yaşama kültüründen doğan “ev”i, ana çizgileriyle kimi örnekleri üzerinden tanıtmayı amaçladım.

 

 



Kapat