Osmanlı Mimarisi

Osmanlı Mimarisi
  • 150,00 TL
    127,50 TL
    TRY
  • %15
  • Yayınevi

    : YEM Yayın

    Yazar

    :Doğan Kuban

    Editör

    : Gülçin İpek

    Baskı No

    : 2

    Baskı Tarihi

    : Eylül 2016

    Sayfa Sayısı

    : 720

    Baskı Tipi

    : Karton

    Dil

    : Türkçe

    Barkod

    : 9786054793600

    Bu üründe kargo bedava
    2 iş gününde kargoya verilir

Prof. Doğan Kuban’ın, Osmanlı mimarlık tarihi, kültürü ve sanatına ilişkin önyargıları ortaya koyarak, 19. yüzyıldan bu yana yabancılar ve hatta bizzat Türkler tarafından oluşturulan klişelere son veren yapıtı Osmanlı Mimarisi’nin heyecanla beklenen ikinci baskısı çıktı.

 

Dünyaca ünlü mimarlık tarihçimiz Prof. Doğan Kuban’ın, ilk baskısı büyük boyutlu ve ciltli olarak yayımlanan başyapıtı Osmanlı Mimarisi’nin rahat taşınabilir ve okunabilir boyutlarda hazırlanan ikinci baskısı Dekar Yapı ve Yatırım A.Ş.’nin değerli katkılarıyla yayınlandı.

 

Prof. Doğan Kuban’ın 60 yılı aşan inceleme, araştırma ve yazılarından yola çıkarak ortaya koyduğu yorumlarını içeren Osmanlı Mimarisi’nin hazırlanma amacı, Osmanlı tarihi, kültürü ve sanatına ilişkin önyargıları ortaya koymak ve 19. yüzyıldan bu yana yabancılar ve hatta bizzat Türkler tarafından oluşturulan klişelere son vermektir. Bu, sosyal tarih ve mimarlık tarihi arasındaki ilişki kurma deneyimi de sayılabilir; aynı zamanda mimarlığın aynasından Osmanlı tarihine bakmak olarak da değerlendirilebilir.

 

Merkezi Asya ve Avrupa’nın ara kesitinde yer alan Osmanlı İmparatorluğu’nun, İslam ve Hıristiyan toplumlarının oluşturdukları heterojen yapısına bağlı olarak Osmanlı mimarisi Akdeniz, Yakın ve Ortadoğu mimari geleneklerinin bir sentezidir. Osmanlı mimarisinin tarihçesi 1873 Viyana Sanayi Sergisi için oluşturulan albümle başlamıştır. Fakat özellikle Cumhuriyet Dönemi’nde değişik görüşleri yansıtan yayınların sayısı artarak devam etmiştir. Ancak Osmanlı mimarlık tarihi ilk kez bu yapıtla, İmparatorluk’un çoklu kültürel yapısının bilinciyle ve tarihi gelişmelerle ilişkiler irdelenerek sunulmuştur.

 

Doğan Kuban’ın, Osmanlı mimarlık tarihini “Sinan’dan Önce Osmanlı Mimarisi”, “Yapılar”, “Sinan’dan Sonra Osmanlı Mimarisi”, “Sinan ve Klasik Osmanlı Mimarisi”, “Avrupa’ya Öykünme” başlıkları altındaki tam 57 bölümde ayrıntılı bir biçimde ortaya koyduğu Osmanlı Mimarisi’ne ilişkin düşünceleri şöyle:

“Osmanlı mimarisi, Osmanlı kültürünün en uluslararası niteliğe sahip üretimi ve ürünüdür. Dünya mimarlık tarihinde özel bir yeri olduğuna inandığım büyük yapıtlar üretmiş, bunlar bugüne kadar var olmuş ve dünyadaki belli başlı sanat tarihçileri ile mimarları da etkilemiştir. Ben bunun tarihçisiyim. 60 yılı aşan bir süredir bu alanda çalışıyorum. Bu işin hocası olarak, şimdiye kadar yapılanlardan daha farklı bir anlayışla, mimariyi Osmanlı tarihi ve kültürüyle iç içe geçmiş bir biçimde biraz daha ayrıntılı anlatmak gereğini hissettim.

Osmanlı Mimarisi’ni çok uzun yılların çalışmaları sonucunda derlediğim düşünceler, araştırmalar, başka yapıtlarda yazdığım araştırmalar ve karşılaştırmalarla bir araya getirerek hazırladım. Aslında bir ansiklopedi niteliği taşıyan ve çok sayıda insanın yapabileceği bir işi tek bir yapıtta özetledim diyebilirim. ‘Özetledim’ diyorum, çünkü bütün Osmanlı mimarlığını 720 sayfaya sığdırmak mümkün değil. Ancak bu tür yapıtlar ansiklopedik olarak okunmaz. Bence, kendi içinde bütünlüğü olan bir tavırla değerlendirilerek hazırlanmış olan kitaplar daha aydınlatıcıdır. Çünkü kendi içinde tutarlılığı vardır. İşte, 60 yılımı harcadığım bir alanda bunu gerçekleştirmeye çalıştım ve başardım. O nedenle mutluyum.”

 

Özenle bir araya getirilen akademik verilerin yer aldığı geniş kapsamlı bu kaynak yapıt, özel çekilmiş 1.000’e yakın fotoğraf, mimari çizim, gravür, karşılaştırmalı tablo ve haritanın yanı sıra Osmanlıca-Türkçe Mimarlık Sözlük de içeriyor.

 

Türkiye’de ve dünyada Osmanlı mimarlık tarihine yönelik hazırlanmış en önemli çalışmalardan biri olarak büyük ilgi gören; İngilizcesi ACC Publishing tarafından Ottoman Architecture adıyla İngiltere’de yayımlanan Osmanlı Mimarisi YEM Yayın’a “Memet Fuat Yayıncılık Ödülü” de kazandırmıştı.

 

 

 

DOĞAN KUBAN HAKKINDA

 

1926 yılında Paris’te doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden 1949 yılında mezun oldu. Aynı üniversitenin Mimarlık Tarihi kürsüsüne asistan atandı. Tezini Türk Barok Mimarisi üzerine yapan Kuban, 1954-55’te İtalya’da Rönesans Mimarisi üzerinde çalışarak “Osmanlı Mimarisi’nde İç Mekân Teşekkülü ve Rönesans’la Bir Mukayese” adlı çalışmasıyla doçent oldu. 1962-63’te Fulbright bursuyla ABD’de Michigan Üniversitesi İslam Sanatı bölümünde misafir öğretim üyesi olarak bulundu. 1963-64 yıllarında Harvard Fellow’u olarak Washington’da, Dumbarton Oaks Bizans Araştırmaları Merkezi’nde Anadolu Bizans Mimarisi üzerinde çalıştı. 1965’te Anadolu Türk Mimarisinin Kaynak ve Sorunları adlı kitabıyla profesör oldu.

 

Kuban, 1967’den sonra Michigan ve Minnesota üniversitelerinde İslam Sanatı ve Mimarisi, 1980-81’de MIT’de misafir Ağa Han profesörü olarak İslam Mimarisi Tarihi dersleri verdi. 1965-75 yılları arasında, Harvard Üniversitesi’nin sponsorluğunu üstlendiği, İstanbul’daki Kalenderhane Camisi kazısı ve restorasyonunda Prof. L. Striker ile birlikte direktör olarak çalıştı. Kalenderhane, Tahtakale Hamamı, Kazakistan’da Yesevi Türbesi, Türkmenistan’da Merv kentinde Sultan Sancar Türbesi restorasyonlarının danışmanlığını yaptı. İstanbul, İzmir, Gaziantep, İznik, Kastamonu, Sivas ve Erzurum kentlerinin tarihi çevre koruma rapor ve projelerini hazırladı. 1975’te Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Enstitüsü’nü kurdu ve başkanlığını yürüttü. İTÜ’de Mimarlık Tarihi ve Restorasyon kürsüleri başkanlığı (1958-93) ve Mimarlık Fakültesi Dekanlığı (1974-77) yaptı.

 

1978-83 yılları arasında Ağa Han Mimarlık Ödülü yürütme komitesinde çalıştı. 1968-83 yılları arasında Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu üyesi (1981-83’te başkan yardımcısı) oldu.

 

1993’te emekli olan Kuban, Kültür Bakanlığı, Mimarlar Odası ve TÜBİTAK Hizmet Ödülleri aldı. 1994 yılında American Institute of Architects’e yabancı şeref üyesi seçildi. Sinan’ın Sanatı ve Selimiye (1997) adlı kitabıyla Aydın Doğan Ödülü alan Kuban’ın YEM Yayın’a Memet Fuat Yayıncılık Ödülü kazandıran Osmanlı Mimarisi (2007) adlı kitabının İngilizcesi 2010 yılında ACC Publishing Group tarafından Ottoman Architecture adıyla yayımlandı. 2010 yılında 29. İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı seçilen Kuban’ın YEM Yayın tarafından yayımlanan diğer kitapları Kaybolan Kent Hayalleri Osmanlı Sarayları, Vanished Urban Visions Ottoman Palaces, Mimarlık Kavramları, Kent ve Mimarlık Üzerine İstanbul Yazıları, Cennetin Kapıları / Gates of Paradise, Osmanlı’nın İstanbul’u ve Ottoman’s İstanbul adlarını taşıyor.

 

 


Mimarlık, grafik tasarım ve sanat gibi birbirinden farklı kategorilerde yüzlerce kitap için tıklayın!

ÖNSÖZ

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun politik yapısına paralel olarak Osmanlı mimarisi de Asya ile Avrupa, İslam dünyası ile Hıristiyan dünyası arakesitinde gelişmiş, Akdeniz çevresi geleneklerini Orta ve Yakındoğu gelenekleriyle buluşturan uzun nefesli ve özgün bir mimari üsluptur. Bu kitapta sunulan “Osmanlı Mimarisi”, yarım yüzyıl içinde araştırarak, ders vererek, yazarak geliştirdiğim bir tarih ve sanat yorumunun sonuçlarını içermektedir. Bu boyutta bir yapıtın gerektirdiği didaktik malzemeleri bir araya getirdiğimi sanıyorum. Fakat yapıtın asıl amacı genel bir didaktik çerçevenin gereklerini yerine getirdikten sonra, katı bir eleştiri disiplini içinde, Osmanlı tarih, kültür ve sanatına ilişkin, bilincine vardığım bütün önyargıları deşmek, klişeleri ortadan kaldırmaya çalışmak olmuştur. Bunu sağlamaya çalışırken, sadece sanat ve mimarlık tarihi arasında değil, mimarlık tarihi ile tarih arasındaki ilişkileri de irdelemek gerekiyordu. Bu nedenle de kendi bilgimin sınırları içinde, bu yapıt, Osmanlı tarihine de eleştirel bir yaklaşımı gerektirmiştir. O açıdan bu kitaba mimarinin aynasında bir Osmanlı tarihi olarak da bakılabilir.

 

“Mimarlık tarihi” sadece büyük, zengin ve güzel yapıların öyküsü olabilir. Yapıya ilişkin kişisel ve toplumsal isteklerin öyküsü de olabilir, fakat bu parametreye çoğu kez yeterli ağırlık verilmemiştir. Oysa bu istekler bir yapı programına dönüşmeden yapılar gerçekleşmezler. Bu istek ve programların arkasında, toplumsal işlevler, toplumsal değer yargıları, kişisel zevkler, görgüler, bilgiler ve teknikler vardır. Örneğin mimarlık tarihinin en görkemli öğelerinden biri olan merdivenin Osmanlı mimarlığında 19. yy’dan önce önemli bir tasarım öğesi olarak kullanılmaması, bir Scala Reggia ya da Würzburg Sarayı’nın merdiven evi gibi tasarımların Türkiye’de hiç gelişmemesi, nedeni üzerinde düşünülecek bir mimarlık tarihi sorunudur. Aynı şekilde boyutlar, simetri ve bezeme ile ilgili sorgulara yanıt aramak; evleri, sarayları, camileri yaratan iradelerin arkasındaki istek ve arzuların içeriğini irdelemek; yapıları bir vitrine kültür gösterisi olarak dizmekten daha önemlidir. Sinan’ın Selimiye’ye varana kadar araştırmalarını bırakmaması; Hekimoğlu Ali Paşa Camisi’nden 20 yıl sonra yapılan Nuruosmaniye’nin o dönemde, bu denli cesur bir yorumla tasarlanması ve uygulanabilmesi olguları, yapıların kendileri kadar önemlidir. Çünkü onları özgün ve çekici kılan, bu yorum ve zevklerdir. Bunların ne kadarının gelenek, ne kadarının düşünce, ne kadarının patron emri ve zevki, ne kadarının sanatçı iradesinin ifadesi olduğunu anlamak ve anlatmak, mimarlık tarihini yazmaya ve okunmaya değer kılan çabalardır. Eğer yeteri kadar gelişmiş bir sezgi ile yazılırsa, bu çaba, tarihî üretimin gerçek doğasını daha iyi açıklayabilir. Mimarlık tarihinin ancak böyle yazılırsa bir anlam taşıyacağını, yoksa bir mal teşhirinden öteye gidemeyeceğini düşünüyorum. Gerçi bu kapsamda bir yorumun, özellikle Osmanlı kültürünün ve tarih yazınının mimariye ayırdığı sınırlar içinde, hangi kaynaklara dayanabileceği, ne kadar kişisel yorum, ne kadar gerçek içereceği konusunda kuşkuya da düşülebilir. Fakat bu, denemeye değer bir çabadır.

 

Aslında sanat yapıtı biçimsel erdemleriyle sanat yapıtı olur. İnsanları önce güzelliği ile kendine çeker. Sanat yapıtının topluma ve insana kazandırdığı mutlu edici duygusal doyum, yukarıda anlattığım analizleri okuyarak elde edilemez. O açıdan görsel boyutları vurgulanmamış bir mimarlık ve sanat tarihi de olamaz. Fotoğrafın giderek daha etkili kullanılması, kuşkusuz, çağdaş sanat tarihi “yazım”ı ve yayınının yadsınamayacak bir özelliğidir. Fakat bunun bir tehlikesi tarihi, vitrinciliğe indirgemesidir. Bugün turizm endüstrisinin kültürel propagandası, tarih yazmakla turistik kitap yazmak arasındaki farkı, pek çok ün avcısı için, çok daraltmıştır.

 

Bu çalışmanın bir başka boyutunu da vurgulamak gerekir. Sanat yapıtlarının kendi kültür ortamlarına özgü değerleri vardır. Fischer von Erlach, daha 18. yy’da, toplumların dilleri ve yemekleri gibi mimarilerinin de kendilerine özgü olduğunu, dünya mimarlık tarihi üzerine yazdığı kitabının başında vurgulamıştı. Bu gözleme iki gözlem daha eklemek gerekir: Biri tarihsel dönemin yaratma sürecindeki ağırlığı, ikincisi yapının evrensel “nomenclature” içindeki kavramsal konumu; örneğin Osmanlı hanedanının sarayları olmaları ötesinde Topkapı ve Dolmabahçe başka tarih dönemlerini yansıtırlar. Yapıya ilişkin mimari kavram, değişik kültür ortamlarında, farklı şekillenir. Ev, saray, tapınak Çin’de, Hindistan’da, Isfahan’da, Lahor’da, İstanbul’da, Viyana’da başka yapılardır. Çinli’nin, Fransız’ın, Osmanlı’nın sarayları farklıdır. Bu farklılaşmayı gösterirken de Osmanlı’yı anlamak ve onu evrensel bir tarihî panoramaya yerleştirmek gerekir. Osmanlı’nın Viyana önünde nasıl savaştığını vurgulayıp Schönbrunn ile Topkapı Sarayı’nı karşılaştırmamak; Preveze ya da İnebahtı (Lepanto) savaşlarından söz edip Dojlar Sarayı ile, örneğin Topkapı Sarayı’nı yan yana koymamak tarihî bir körlüktür. Ne var ki bu içeriklerle bir mimarlık tarihi yazmak bu yapıtta toparlanabilecek bir anlatıya sığmazdı.

 

Bu kitapta mimari ile onun patronları ya da kurucular ve onu yaratan kültür ortamı arasındaki bağlar, şimdiye kadar alışılmış olandan biraz daha ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Yapıların kuru betimlemesini kişisel tarihler ve kültürel referanslarla yumuşatmak ve mimariyi yaratan ortamı tümü ile anlatmaya çalışmak bir tarihî söylem ve bir söylemsel üslup sorunu olarak kabul edilmiş ve yapı betimlemesine kurucular için de kısa bir tanım eklenmiştir.

 

Bu yapıtın okuyucuları şimdiye kadar cami olarak bildikleri yapıların burada zaviye ya da imaret olarak adlandırılmasını yadsıyabilirler. Bu uzun zamandan bu yana tartışılan sorunun artık belgelerin açık kanıtlarıyla bir sonuca ulaşması gerekiyordu. Çünkü bu sorun Osmanlı tarihinin başlangıcında devletin yapısı ile ilgilidir.

 

Bu anlatıya giren bilgiler neredeyse bir yüzyıldır bu konu üstünde çalışan yüzlerce uzmanın çalışmalarından yararlanmadan derlenemezdi. Onun için, yargılarını ne denli yadsırsam yadsıyayım, kitabımı bu alanda samimiyetle emek vermiş araştırmacıların anılarına sunuyorum.

 

 

BİTİRİRKEN

 

Osmanlı mimari tarihini bir yapılar kataloğu olmaktan çıkarmak için, onu altı yüz yıllık tarihiyle alışveriş içinde bir süreç olarak değerlendirmek gerekir. Bu kitapta bu sürecin doğası ve aşamaları açıklanmaya çalışılmıştır. Osmanlı anıtsal mimarisi bir başkentler mimarisidir. İznik, Bursa, Edirne, İstanbul ve iki şehzade sancağı olan Amasya ve Manisa dışında, diğer kentlerin bu mimarinin tanımına katkıda bulunan bir üretimleri olmamıştır. Hepsi İstanbul kökenli idareciler, eyaletlerde ya İstanbul’dan gelmiş mimar halifelerine ya da yerel mimar ve ustalara alışılmışın dışında yapı yaptırmamışlardır. Rutin dışı tek yapı türü, özellikle hac yolları üzerindeki birkaç “menzil külliyesi”dir. Bunun yanı sıra da Osmanlı öncesi yöresel üslupları sürdüren yapılar gelir.

 

Osmanlı mimarisinin 16.yy’dan sonra başkent dışındaki sınırlı varlığı, aristokrasinin şenlendirdiği Avrupa ile kıyas edilemeyecek bir mimari boşluk görüntüsü sergiler. Roma, Venedik, Viyana, Paris gibi büyük merkezlerin anıtsal yoğunluğu dışında, Türkiye’de Floransa, Bologna, Urbino, Milano, Vicenza, Salzburg, Regensburg, Heidelberg, Köln, Strassburg, Reims, Barselona gibi kentlerin mimari yoğunluğu ile de karşılaştırılabilecek bir kent yoktur. Osmanlı kültürünün mimari kimliğini yaratan yapılar başkentlerde toplanmıştır. Toprak ve güç sahibi olan bir aristokrasi yokluğunun yanında özgür ve idari kimliği olan kentlerin yokluğu da bu yapı fakirliği ile kanıtlanmaktadır. Hiçbir sayısal veri, yapılaşma fukaralığı kadar kentlerin gelişememişliğinin göstergesi olamaz.

 

Gerçi bu gözlem mimaride yaratıcılığın bir ölçütü değildir. Osmanlı coğrafyasında mimari yokluğu, ekonomik gücün kontrolünün tek merkezli olmasının göstergesi olmakla birlikte İstanbul’da mimari yaratıcı bir ortamın varlığını da kanıtlar. Genel panoramanın zayıflığına karşın İstanbul’un özel panoraması heyecan verici bir yaratıcılık sergilemektedir. Bu kitapta sunulan da bu sonuncu üretimin doğasıdır. Kaldı ki, bütün politik iniş ve çıkışların ötesinde, yüzyılların anılarını sürdüren anonim mimari, yeni malzemelerin egemenliğine kadar özgün bir miras olarak yaşamıştır.

 

Osmanlı mimarisinin anlatılmasında ikinci önemli sorun, köklü değişim aşamalarında ortaya çıkar. Yeşil İmaret, Süleymaniye, Nuruosmaniye ve Ortaköy Camisi çok farklı kültür çağlarının ifadeleridir. Osmanlı tarihinde mimari tasarım birbirini izleyen, fakat birbirlerinden çok belirgin çizgilerle ayrılan aşamalardan geçmiştir. Bu sürecin koşullarını saptayan temel olgular vardır. Fethedilen topraklarda yeni kent toplumunun oluşumu, Osmanlı kenti denen fiziksel oluşumun belirgin özelliklere ulaşması, Osmanlılar’ın, fetih dinamikleri içinde Bitinya’da, Anadolu’da ve Balkanlar’da yarattıkları simbiyotik ilişkiler bu olguların başlıcasıdır. Bazen de coğrafyasının yöresel boyutları içinde kimlik kazanan mimari üretim, altı yüz yıllık bir sürede zengin bir miras bırakmıştır.

 

İstanbul’un fethine kadar mimariyi yaratan toplumun tanımlanması, mimarinin doğasını da açıklayan temel veridir. Ortaçağ Anadolu’sundan Bitinya’ya süzülen ve yeni fethedilen ülkelere uzanan eski mimari işlevler ve imgelerin yerel inşaat teknolojileriyle gerçekleştirilmesi, ilk Osmanlı mimarisini yaratmıştır. Doğu’yla sürekli ilişkiler, Selçuklu ve daha eski İslami deneyimlerin Batı’ya gelmesini sağlamıştır. Fakat mimarinin şematik olanı aşması için Ankara Savaşı’nın etkilerinin ortadan kalkması ve toplumun yeniden örgütlenmesi gerekmiştir.

 

Bu oluşum sürecinde süreklilik vardır. Zaman zaman Bursa Yeşil İmaret’in sanatçıları, mimar ve ustaları, Edirne Üçşerefeli Cami’nin mimarı gibi sanatçıların süreci aydınlattığı dönemler yaşanmıştır. İstanbul’un fethi bile değişim sürecini hemen hızlandırmamıştır. Ayasofya kışkırtması ne Fatih’in camisini fazla değiştirmiş, hatta ne de Bayezid Camisi tasarımını, örtü şeması benzerliği dışında, geçmişi yok edecek şekilde etkileyebilmiştir.

Sinan’a gelene kadar Osmanlı mimarisinin patlama yapmadığını ve içten olgunlaştığını söyleyebiliriz. Sinan, kuşkusuz, Osmanlı kültüründe mimarın vizyonunu patlatan yaratıcı sanatçıdır ve zamanında da öyle algılanmıştır. Osmanlı kültürü ancak Sinan’la, İmparatorluk’un kuruluşundan iki yüz elli yıl sonra, “evrensel”i üretme aşamasına ulaşmıştır. Yaratıcı dönem Sinan’la başlar ve onunla biter. Onu izleyenler, yetenekli sanatçılardır, fakat yaratıcı değil izleyicidirler. Rönesans’ın 15.-16.yy’lardaki onca büyük ustasına Türkiye’de sadece Sinan ve belki bir ölçüde Davud Ağa tekabül eder.

 

Sinan’ın halifeleri artık emin oldukları, grameri saptanmış bir dille yapıtlarını üretmişlerdir. Yapıtları arasında gerçek usta işi, duyarlı tasarımlar vardır. Klasik sözlük ve sentaks sıradan ustalara da doğru konuşmasını öğretmiştir. Fakat Osmanlı mimarisi Lale Devri’ne kadar, Sinan söyleminin yinelenmesinden ibarettir.

 

Lale Devri ve 18. yy’ın birinci yarısı Osmanlılar’ın Avrupa’nın gerçekten farkına vardıkları bir kültür aşamasının başlangıcıdır. Kaldı ki bu sadece farkına varma değil, yaşamsal bir zorunluluktu. On yıl bile sürmeyen bir dönemde geleneksele yeni bir elbise giydirilmiştir. Bu köktenci kıyafet değişimi bugün bile şaşırtıcıdır. Osmanlı kültürü bu dönemde alıcıdır. Fakat kökten değişmemiş, bir özümseme dönemi geçirmiştir. Bu özümseme döneminin kilit yapısı, olağanüstü bir yenilenme çabasını simgeleyen Nuruosmaniye’dir. Bu yapı ile Osmanlı mimarisi yeni bir aşamaya ulaşır. Yine de Nuruosmaniye’nin elbisesini çıkardığımız zaman arkada geleneksel bir mekân vizyonu kalır.

 

Tarihî süreç içinde düşünülürse 18. yy olağanüstü bir dönüşüm çağıdır. Toplumun kendini yok olmaktan kurtarması için yenilenmeye razı olması gerekir. Sultanlar bu zorunluluğu anlamışlardır. Toplum yeni askerî kurumları kabullenmek, yeni kışlaları yapmak zorundaydı. Tophane ve Haliç kıyılarında büyük kışlaları gören İstanbullular dünyanın değiştiğini fark etmişlerdir. Çeşme, sebil yaptıran hayırseverler hiç görmedikleri yapraklar, bitkilerle süslenmiş çeşme aynalarını, yeni sebil parmaklıklarını gördükleri zaman, öyle anlaşılıyor ki bunu reddetmemişlerdi. Çünkü örnekler sultan yapılarındaydı. Çevre fizyonomisinin bu değişmesine karşılık insanların günlük yaşamlarındaki bazı ayrıntılar, bundan böyle kolayca değişmeyecek kalıplara giriyorlardı. Ne var ki fiziksel çevre değişmesi toplumda “mentalite” değişmesi olarak yansımamış, sultan çevresi ve küçük bir elit grubunda temsil edilmiştir. 18. yy, kültür açısından ikircikli bir çağdır. Fakat mimari, gelenekten ayrılma yoluna girmiştir.

 

Osmanlı mimari kültürünün değişimi içinde 19. yy’ın köktenciliğine gelmeden önce Sinan Öncesi, Sinan Klasisizmi ve Avrupa’ya açılma olarak, birbirlerinden kopmadan sıralanan üç büyük dönem saptanabilir. Bunları izleyen aşama, III. Selim ve II. Mahmud’un saltanat dönemlerinde kesin bir Batı öykünmesine dönüşmüştür. Kuşkusuz bütün bu değişimler İstanbul, birkaç liman ve Balkan kenti için geçerlidir. Bu bağlamda kesin sınırlar ve röperler koymak olanaksız olsa bile Anadolu’da Ortaçağ’da yaşayan ceplerin her zaman varolduğunu anımsamak gerekir. Anıtsal ve resmî mimarinin yanında Osmanlı dünyasının yerel ve anonim konut gelenekleri vardı. Mimarsız yapı üretiminin düzen ve biçimleri, yaşamla iç içe ve daha uzun ömürlüdür. Bunlara, Osmanlı mimarisinin gizli tarihi olarak bakılabilir. Başkentin ve kentlerin geçirdikleri değişikliklerin anonim mimariyi etkilemesi uzun sürmüştür. Cumhuriyet’e ulaşıldığı zaman Anadolu halkının çoğunluğu teknik ve biçim olarak Yeniçağ’a yeni giriyordu. Ortaçağ’da kalan yöreler de vardı. Bu açıdan bakınca bu kitapta sunulanlar, bütün mimari tarihlerindeki gibi, idare edenler ve tüketenler sınıfının mimari tarihidir. Bunlar başkentlerde ve İstanbul’da yoğunlaşmaktadır. Ne var ki uygarlık tanımları da bu sınıflar için yapılan üretimin doğası ve kalitesi üzerine kurulmaktadır. Osmanlı son dönem mimarisi, Vak’a-i Hayriye’den Cumhuriyet’e kadar bir sömürge mimarisi niteliği taşır. İmparatorluk’un gücü azaldıkça bu karakter daha bir kesinlik kazanır. Bu dönemin sonlarında Cumhuriyet’i hazırlayan direnç birkaç Türk mimarının yapıtında bir Yeni Osmanlı (Birinci Ulusal) üslup şeklinde ortaya çıkmıştır. Ne var ki, bu cılız ve çıkmaz yol da davranış olarak Batı’dan esinlenmiş ve kısa bir süre içinde de yerini Batı’dan gelen yeniliklere terk etmiştir. Kuşkusuz bu tarihî süreç içinde zaman zaman yaratıcı sanatçılar tarafından harekete getirilen ve toplumun en umutsuz olduğu dönemlerde, sanat değeri olan yapıların inşasına olanak veren bağımsız bir sanat olgusunun dinamikleri de yadsınmamalıdır. 

  İÇİNDEKİLER

          

  SİNAN’DAN ÖNCE OSMANLI MİMARİSİ    

 

    9      OLUŞUM ve KOŞULLAR                         

  11      Bölüm 1      Osmanlı Mimarlık Tarihi Yazını           

  29      Bölüm 2      Kültür ve Sanat Bağlamında Osmanlı Kimliği             

  37      Bölüm 3      Kanuni Dönemine Kadar Tarihî Çerçeve         

  45      Bölüm 4      Göçerlerin Yerleşme Süreci      

  55      Bölüm 5      14. Yüzyıl Osmanlı Toplum Kültürü ve Yapı Programı          

  61      Bölüm 6      Türkmen Beylikleri Döneminde Osmanlı Mimarisinin Farklılaşması

  67      Bölüm 7      Osmanlı Mimarlık Tarihinde Başkentlerin Konumu

  75      Bölüm 8      Tarikatler, Beyler, Zaviyeler ve İmaretler

 

81      YAPILAR

 

  83      Bölüm 9      Osmanlı Mimarisinin Öncül Yapısı: Zaviye

123     Bölüm 10    Tek Kubbeli Camiler

131     Bölüm 11    Ulucamiler

143     Bölüm 12    Yeni Bir Ulucami:  Edirne’de Üçşerefeli Cami

149     Bölüm 13    Yapı Türlerinin Gelişmesi

163     Bölüm 14    Osmanlı Mimarisinin Fetih Öncesi Panoraması

169     Bölüm 15    İstanbul’un Fethi Bağlamında Mimari

181     Bölüm 16    Türkler’de Saray Geleneği ve Fatih’in Üç Sarayı

189     Bölüm 17    Sadrazam ve Vezir Külliyeleri

195     Bölüm 18    II. Bayezid’in Külliyeleri

209     Bölüm 19    Fatih ve II. Bayezid Dönemleri Yapılarından Seçmeler

231     Bölüm 20    Kanuni Döneminin Sinan’dan Önce Dört Başyapıtı

237     Bölüm 21    Sinan’dan Önce Osmanlı Mimari Bezemesi

245     Bölüm 22    Çağ Dönümünde Osmanlı ve Rönesans Dünyaları

 

SİNAN’DAN SONRA OSMANLI MİMARİSİ  


249     SİNAN ve KLASİK OSMANLI MİMARİSİ

251     Bölüm 23    Kanuni’den Lale Devri’ne Tarihî Çerçeve (1520-1720)          

255     Bölüm 24    Sinan’ın Yaşamı ve Sanatı

263     Bölüm 25    Kanuni Ailesi İçin İlk Yapılar

277     Bölüm 26    Osmanlı Mimarisinin Simge Yapısı Süleymaniye

295     Bölüm 27    Taçyapı Selimiye

315     Bölüm 28    Sinan’ın Mekânsal Kurguları

331     Bölüm 29    Sinan Mimarisinden Seçme Yapılar

349     Bölüm 30    Mimarlık Mesleği

355     Bölüm 31    Patronlar, Vakıflar ve Bayındırlık

361     Bölüm 32    Şehzade Camisi’nin Ardılları

381     Bölüm 33    Başkentte Klasik Çağın İşaret Yapıları (1588-1720)

393     Bölüm 34    Hanlar, Çarşılar, Menzil Külliyeleri

407     Bölüm 35    Saray-ı Hümayun

441     Bölüm 36    Klasik Dönemde Mimari Bezeme

451     Bölüm 37    Anıtsal Mimarinin Tasarım İlkeleri

459     Bölüm 38    Osmanlı Kubbeli Yapılarının Evrensel Konumu

463     Bölüm 39    İslam Geleneği ve Rönesans Bağlamında Osmanlı Mimarisi   

469     Bölüm 40    Konut Mimarisi

     

AVRUPA’YA ÖYKÜNME

 

499     Bölüm 41    Tarihî Çerçeve (1720-1920)

505     Bölüm 42    Osmanlı Mimarisinde Batılılaşma’nın Aşamaları

509     Bölüm 43    Lale Devri Mimarisi ve Bezemesi

517     Bölüm 44    Rokoko Bezeme ve Barok

523     Bölüm 45    I. Mahmud Döneminin İmar Etkinlikleri

537     Bölüm 46    III. Mustafa, I. Abdülhamid ve III. Selim Dönemlerinin İmar Etkinlikleri

551     Bölüm 47    18.-19. Yüzyıllarda Batılılaşma’nın Simge Yapıları: Kışlalar ve Kütüphaneler

563     Bölüm 48    Geç Dönem Ahşap Sarayları

571     Bölüm 49    Eyaletlerde Mimari (1520-1920)          

597     Bölüm 50    Kentlerin Mimari Bileşenleri

605     Bölüm 51    Tanzimat’tan Bu Yana 19. Yüzyıl Seçmeciliği ve Diğer Akımlar

609     Bölüm 52    Hıristiyan, Yabancı Mimarlar ve Yapıtları

619     Bölüm 53    19. Yüzyılın Büyük Sarayları

629     Bölüm 54    19. Yüzyılın Dinî Yapıları

647     Bölüm 55    Batılılaşma’nın Kentleşme Boyutu ve Yeni Konut Mimarisi

661     Bölüm 56    Yeni İşlevler, Yeni Yapılar       

673     Bölüm 57    20. Yüzyıl Başından Birinci Dünya Savaşı’na

     

BİTİRİRKEN

 

681     Osmanlıca Mimarlık Sözlüğü

685     Dipnotlar

698     Kaynakça

711      Dizin

YEM | Facebook YEM | Twitter YEM | Linkedin