Mimarlık Ve Resim Sanatında Yaratıcı Süreç

Mimarlık Ve Resim Sanatında Yaratıcı Süreç
  • 0TRY
  • Mail adresiniz

    Gelince Haber Ver
  • Yayınevi

    : YEM Yayın

    Yazar

    :Nafi Çil

    Baskı No

    : 1

    Baskı Tarihi

    : Nisan 2011

    Sayfa Sayısı

    : 250

    Baskı Tipi

    : Karton

    Dil

    : Türkçe

    Barkod

    : 9789944757515

    4 iş gününde kargoya verilir

İlginizi çekebilecek ürünler

YEM Yayın’dan Mimarlık ve Resim Sanatında Yaratıcı Süreç…“Ben mimar olmadan önce ressamdım” diyen Nafi Çil’in Mimarlık ve Resim Sanatında Yaratıcı Süreç adlı yeni kitabı YEM Yayın’dan çıktı…“Kim bir şeyler yaratmak istiyorsa, düşünce adına layık olan felsefi düşünce içinde bunu kanıtlamalıdır” diyen Nafi Çil, bir amaç uğruna, temelini felsefi düşüncenin oluşturduğu disiplin içinde tutkuyla çalışarak elde ettiği yaratma süreci deneyimini bu kitap aracılığıyla okuyucularla paylaşıyor. Nafi Çil, “Hocam” diye tanımladığı Prof. Dr. Süleyman Velioğlu ile birlikte geçirdiği uzun yıllar boyunca hem felsefi düşünce dünyası içinde mimarlık ve resim alanında, hem de bilimsel gerçekler içinde, insan denen varlığı ele alırken; kendisine varolmanın koşullarını ve düşünme yetisini kazandıran, yaratma edimi yoluyla ölüme ve yokluğa karşı durmayı özbilince dönüştüren öğretilerle bu yeni kitabında bir keşfe çıkıyor…Yaratıcı süreç kavramı, “Benlik, Bireyde Varolma Duygusudur”, Sanat Eseri Bağımsız Bir Değerdir”, “Tinsel Varlığın Yaratma Edimi ve Süreci”, “Biz Kime Mimar Diyoruz?”, “Bir Yapının Mimari Eser Olma Koşulu”, “Mimarlık Sanatı Üstüne Türkiye Gerçeği” gibi başlıklar altında irdelenen kitapta Nafi Çil’in bugüne kadar gerçekleştirdiği mimari yapıtlardan ve resimlerden örnekler de yer alıyor.

 

Nafi Çil Hakkında

 

“Ben mimar olmadan önce ressamdım,” diyen Nafi çil 1967 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'nden Yüksek Mimar olarak mezun oldu. Mies van der Rohe gibi “Sadece yaşam yoğunluğu olanın, biçim yoğunluğu vardır,” diyen Nafi çil, varoluşunu gerçekleştirmek için resim ve mimari gibi iki farklı alandaki çalışmalarını “çağdaş insan varlığı” kavramı üstünde temellendirir ve çağdaş insan varlığını belirleyen etkinliğin yaratma etkinliği olduğunu düşünür. Nafi çil resim sanatı alanında bugüne kadar elli kişisel sergi gerçekleştirmiş ve ayrıca yurtiçinde ve Avrupa'nın birçok şehrinde grup sergilerine katılmıştır. Mimari alanda da Nafi çil'in değişik büyüklükte tasarımları bulunmaktadır. Bunlar; kent merkezi ve meydanları, otel ve tatil köyleri, iş merkezleriyle özel ve toplu konutlar gibi farklı ölçeklerdeki işlerdir. çalışmalarının birçoğu mimari yarışmalarda ödül almıştır. Öğrenci olduğu yıllarda heykeltıraş Şadi çal'ın denetiminde üç yıl heykel çalışmış ve heykel yarışmasında derece almıştır. 

Bugün çağımız sanatının, bir düşünsel etkinlik içinde yer alması gerektiğine inanan Nafi çil, yalnız sanat yapıtı ortaya koymakla yetinmez, aynı zamanda bu yapıtların temel-düşünsel niteliğini, ve sanatın estetik teorisini ortaya koymak zorunluluğunu duyar. Bu nedenle de her yaratma edimi için estetik-pratik'in estetik-teori ile birlikte gitmesinin gerekli olduğunu düşünür. 


Mimarlık, grafik tasarım ve sanat gibi birbirinden farklı kategorilerde yüzlerce kitap için tıklayın!

ÖNSÖZ

 

Tüm insan etkinliklerinde ve insan kültürünün bütün biçimlerinde “çoklukta birlik” ilkesi bulunur. Sanat sezginin, bilim düşüncenin, din ve mitos duygunun birliğini verir. Sanat insana canlı biçimlerin dünyasını açar; bilim, yasaların ve ilkelerin dünyasını gösterir; din ve mitos, yaşamın tümelliğinin ve temel benzerliğinin bilincine varılmasıyla başlar. Ve sanat etkinliği sezgi üstüne temellenir. Tinsel bir etkinlik olan “bilgi”, mantık bilgisi ve sezgi bilgisi olmak üzere ikiye ayrılır. Sezgi bilgisi fanteziden doğar; bireysel olanın, tek tek olanın bilgisidir. Sezgi bilgisi, mantık bilgisinin altyapısını oluşturur. Bu nedenle mantık bilgisinden daha temelli ve ondan önce olan bir bilgi türüdür. Sezgi, insana özgü olan her etkinlikte yaratıcı bir potansiyeldir. Bu nedenle insanın, “insan” olmaya başlamasıyla birlikte, söyleyecek çok fazla şeyi vardı (dahası bunlar insanlığın çocuksu dönemiyle kıyaslanmayacak üstünlükteydi), dile getirmeyi istediği taşkın bir iç dünyası… Bu, aşırı bir gelişme gösteren sezgisel bir işlev, bir hayal gücüydü. Bu yaratıcı güç, bu potansiyel, binlerce yıldır etkisini o işlevin üstünde sürdürmekte. İnsanı kuraldışı, toplumdışı yapan şey, kendisine bir “iç dünya yaratan sezginin o hayal ve düş bolluğu”dur. Bu açıdan bakıldığında insan, yaratma potansiyeliyle donatılmış bir varlıktır. Giderek insanı içinden zorlayan, tedirgin eden, heyecanlandıran ve bunun sonucunu sezgi yoluyla dışa vuran yaratıcı etkinlik, insan içselliğinin anlatıma dönüşmüş yorumlarıdır. 

Çocuk dediğimiz o varlığın kendi içinde gizliden gizliye kaynaşan şey sezgidir. Ve bu, çocuğun iç dünyasını aktarma yolunda bastırılamaz bir gereksinim olan, lirik nitelikli içini dökme coşkusuna dönüşür. Bu, benim çocuksu dünyamda da var olan o sezginin, o potansiyelin, resim yapma yoluyla ortaya çıkışıydı. Liseden sonra üniversite eğitimi için İstanbul’a gitmemle birlikte potansiyelimi ortaya çıkarma fırsatı buldum. Bu fırsat da, hayal ve düşlerimi sezgi yoluyla değerlendirebileceğim bir ortamın içinde olmamdı. İşte İstanbul’da bu potansiyelime gençliğimin doruğunda ulaştım. Umutlarımın en az yarısını, öz disiplinimin hemen hemen tamamını, iki kıtayı –Asya ile Avrupa’yı– buluşturan ve tarih yazan İstanbul kentine borçluyum. Öyle ki, o boğazın mavi sularında, ulu ormanların yansıyan renklerinde, deniz kıpır kıpır yanarken çok yükseklerde ışık içinde parlayan gök kubbenin altında, insanı geçmişe götüren Topkapı silueti ve Güzel Sanatlar Akademisi’nin resim atölyesinden gelen müziğin yürek sızlatan güçlü sesi, martılar gibi suya dalıp çıkar, göklere tırmanırdı. O müziğin etkisiyle beni kuraldışı yapan sezgim ve hayal gücümle, geleceğim üstüne düşünürdüm. Bazen çok coşkulu ve mutlu, bazen de çok hüzünlü ve kaygılı olurdum. Güzel Sanatlar’da gerçekleşen gece çalışmalarımda, tedirgin yıldızların gökyüzünü doldurduğu geceleri hiç unutmam. O karanlık gecelerde, daralıp genişleyen boğazın sularında, dünyanın bir ucundan gelen gemilerin ışıkları bir görünür bir kaybolurdu. Atölyenin en yüksek noktasında, elimde rapido, projemi tasarlarken; hayran olduğum arkadaşım, genç asistanımız, yürek sızlatan gitarıyla bütün atölyeyi, özellikle de beni öylesine etkilerdi ki, projemin üstünde yeni bir proje canlanırdı. Bu zenginlik içinde yaşadığım Güzel Sanatlar Akademisi o yıllarda plastik sanatların bir kalesiydi. Bu kalenin son savaşçıları da mimarlık alanında Sedad Hakkı Eldem ve çağdaş tasarımın büyük ustaları; Seyfi Arkan, Orhan Şahinler, Muhlis Türkmen, Utarit İzgi, Muammer Onat, Hamdi Şensoy, Asım Mutlu, Nihat Güner, Mehmet Ali Handan ve şu an benim için yine büyük değer taşıyan, malzemeleri bize öğreten, betonarme ve statiği bir mühendisin bilgisinden daha iyi öğrenmemizi sağlayan ve tasarı geometriyi felsefenin boyutlarına taşıyan hocalarımızı unutmak mümkün değildir.
Burada bu saydıklarımın dışında sözünü edemediğim daha nice değerli hocalarım vardı. Resim alanında ise Zeki Kocamemi, Nurullah Berk, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabri Berker, Zeki Faik İzer gibiler ve heykel alanında Şadi Çalık hocam gibi büyük savaşçılar bizleri yetiştirerek kalenin korunmasına katkıda bulundular.

Ben gençliğimin yedi yılını bu kale içinde geçirdim. O yıllarda benim için önemli olan bir başka kale daha vardı. O kalenin dünyası içinde de bilinçli varlığım özbilinçli bir varlık olarak gelişti. Bu sayede ben her iki ortam içinde kendimi buldum. Benim görevim ve yönelimim, yaratma etkinliği içinde mimar olmaktı. Bu doğuştan gelen tutkum ve amacım, çocukluğumda resim dünyası içindeki ortamın bana kazandırdığı bir özellikti. Bu özelliğim ile bu değere ancak çalışma ve düşünme disiplini içinde ulaşma şansım vardı. Böylece bütün çalışmalarım ve bütün yaşamım, bu amaç için yaşamak oldu. Bir işi başarmanın ve o amaçta başarıya ulaşmanın tek bir yolu vardır; o da, o amaç uğruna, temelini felsefi düşüncenin oluşturduğu disiplin içinde tutkuyla çalışmaktır. Bu düşünceler içinde yaşamımı kendi yaşamım yapmak için çaba harcadığım yıllarda, hayatımda ve hayatımın yapılanmasında ikinci kalem ve rehberim olan sevgili hocam Süleyman Velioğlu’nun da bende büyük katkısı olmuştur. Güzel Sanatlar’daki derslerim bitince Çapa Psikiyatri Kliniği’nde Süleyman Velioğlu tarafından, Amerika’dan sonra, Avrupa’dan önce ilk kez ülkemizde kurulan Artterapi Laboratuvarı’na gider, orada benim gibi Güzel Sanatlar Akademisi’nin genç öğrencileriyle birlikte, sanatsal konuların içinde gerçekleşen resim çalışmalarımı sürdürürdüm ve ayrıca gelişmem için gerekli olan bütün kitapları Akademi’nin kütüphanesinden alır, doğruca Çapa Psikiyatri Kliniği’ne gider, orada hocamla birlikte günlerce o kitapları inceler ve analiz ederdik. Birlikte mimari içerikli kitapları da incelememiz, hocamın mimariye olan büyük tutkusunun bir sonucuydu. Çünkü kendisi de benim gibi
mimar olmak istemişti. Öyle sanıyorum ki, bütün kitaplar bizim için birer kaynaktı. İşte bu kaynaklardan, belki de en önemlilerinden biri de, benim mimar olarak yetişmemde önemli bir rol oynayan Prof. Dr. Y. Müh. Mimar Bülent Özer’in Rejyonalizm, Üniversalizm ve Çağdaş Mimarimiz Üzerine Bir Deneme kitabı idi. Bu kitap, hocamla birlikte okuduğumuz kitapların en etkililerindendi. Birçok eseri olan bu değerli insanın birikimlerinden, düşünce yeteneğinden her zaman yararlanma şansım oldu. Evet, cesaretinden, aklından ve rasyonel düşüncesinden etkilendiğim bu insan mimarlık dünyasına çok şeyler kazandırdı. Aradan uzun yıllar geçti. Sonra bir başka saygı duyduğum mimar Doğan Hasol ile Bülent Özer bir araya geldiler. Bu büyük buluşma, Türkiye’ye mimarlık adına yeni değerler kazandıran Yapı dergisini daha da güçlü kıldı. Bu iki insanın bana kazandırdığı değerlerle bugün de gurur duyuyorum. Aynı şekilde, yıllar sonra birikimleriyle ve değerli analizleriyle çağdaş mimarlık tarihi üzerindeki özgün düşünme yeteneğiyle ve yorumlarıyla bana ışık tutan ve çağdaş mimarlık sanatıyla ilgili düşüncelerimi geliştiren Prof. Dr. Y. Mimar Uğur Tanyeli’den ve Arredamento Mimarlık dergisinin bendeki kazanımlarından ve ülkemizdeki çağdaş mimariye katkısından burada söz etmenin gerekli olduğuna inandım. Çünkü talebelik yıllarımdan bugünlere devam eden bilgi edinme alışkanlığım kadar mimarinin düşünce işi olduğu inancımın hâlâ devam ediyor olması beni bu değerli insanlarla buluşturdu. Mimarlık sanatı adına kazandığım bu bilgilerin yanında yer alan resim çalışmalarım, daha çok bir takımın varlığında gerçekleşiyordu ve 1960-1965 yıllarında özellikle Süleyman Velioğlu’nun resim çalışmaları, yeni bir resim anlayışı olan informel sanat içinde gerçekleşirdi. Bu anlayış, 1952 yılında İspanya’da Avangart sanatçılarının çalışmalarında ortaya çıkmıştı ve Antoni Tàpies tarafından bu ismi almıştı. Bunu şundan anlatıyorum: Biz yeni de olsa başka bir sanat anlayışının içinde eserler vermek istemiyorduk. Sanatçı arkadaşlarım da aynı tavır içindeydiler. Akademik eğitimin koşulları içinde eserler vermekten rahatsızdılar.  Bu arkadaşlarım Jülide Atılmaz Ünal, Tangül Akaakıncı, Tamer Akakıncı, Tevfik Ünal, Fatma Cezsar, Belma Artut, Ulu Sungu ve daha nice güzel sanatların ressamları ve her birimizin ayrı ayrı sanatçı dostlarımızdı. Bu düşünceler ve bu yeni anlayışlar içinde devam eden çalışmalarımıza ve felsefi görüşlerimize ilgi gösteren ve bizimle ilgilenen dostlarımız olan düşünürler ve bu düşünürlerden biri, özellikle “Estetik”i ve “Sanat Ontolojisi”ni çağdaş bir felsefe bilimi olarak Türkiye’de kuran, bilim ve sanat adamı Prof. Dr. İsmail Tunalı ve onun arkadaşları ve sanat eleştirmenleri Abdülkadir Günyaz ile Sezer Tansuğ, hukukukçu şair Müştak Erenus, Müjdat Gezen, Münir Özkul, Mina Urgan, Beklan Algan, Ayla Algan birliktelikleriyle bu ortama büyük bir zenginlik ve bilinç kazandırdılar. Bu sayede bizler çağdaş sanata yeni bir ruhla ve düşünceyle bakmayı öğrendik. Daha sonra kendimize özgü yepyeni bir sanat anlayışıyla kendi sanatımızı gerçekleştirmeyi ilke edindik. Bu topluluğun oluşmasındaki temel görüş, kısaca, felsefesi olmayan bir sanatın rastlantısal çabalardan ve de mevcut sanat ekolleri içinde yer almaktan ileri gidemeyeceğidir. Biliyoruz ki, yaşamın temeli, insanların neyin adına yaşadıklarını bilmeleridir. İnsanlık tarihinde insanlığın gelişmesi bu sayede gerçekleşmiştir. Bu da bir amaç uğruna yaşayan bireylerin varlığıyla olmuştur. Bütün kalıcı ve ölümsüz yaratmalarda, bir amaç uğruna yaşamak söz konusudur. Özellikle 20. yüzyılda sanatçılar bunun farkına varmışlardır. Bu nedenle sanat yapıtlarını ortaya koymakla yetinmemişler, ortaya koydukları sanat eserlerinin hangi temel görüşün, düşüncenin ya da sanat felsefesinin çevresinde gerçekleştiğini anlatmak gereğini de duymuşlardır. Şimdiyi bilmeden, geçmiş sanatı incelemeden, çağımızın gereksinimi olan sanatı yaratmanın zorluğunu biliyorduk. Bildiğimiz bir gerçek de her çağın kendi sanatını yarattığıydı. Ne yazık ki 19. yüzyıl, yaratmanın her alanında başarısız olmuştu ve sanat adına önemli atılımlar gerçekleştirememişti. Yaptığı tek şey, geçmiş çağların mirası içindeki eserleri tekrarlamaktı. Bu durum felsefe alanında da aynıydı; her alanda bir kısırlık yaşanıyordu. Mimarlık alanında da, resim alanında da durum farklı değildi. 19. yüzyılın sonunda silkelenip kendine gelen sanat dünyası, 20. yüzyılda büyük eserlerin gelişmesine sahne oldu. Bu gerçekler ışığında hocam, ben ve arkadaşlarım, çağımıza yakışır sanatçılar olmak için durmadan okuyor, araştırıyor ve düşünüyorduk. Çağımızı tanımak, çağın insanını tanımak anlamına geliyordu. Çağımızın insanını tanımanın yolu da, öncelikle insan dediğimiz varlığın ne olduğunu bilmek, özellikle de çağdaş insanı bir sorun olarak yaşamak ve düşünmek anlamına geliyordu. Diyeceksiniz ki, MÖ 6. yüzyılda yaşayan Herakleitos’tan 19. yüzyıla kadar Hegel, Marx, Heidegger ve 20. yüzyılda yaşamış olan Sartre dahil bütün filozoflar insanı ele alıp tanımladı. İnsanın araştırılmayan yanı mı kaldı? Ne var ki bizim de, sanatımızın kaynağını ve gereğini oluşturacak çağdaş insanın tanımını yapmamız gerekiyordu. Bu nedenle, bu alanda araştırmalarını sürdüren hocamızı, ben ve arkadaşlarım, çok yakından izliyorduk. Böylece insanın yaratıcı dünyası içinde yer alan bütün yapıp-etmelerini derinden inceledik. Öncelikle geçmiş çağların filozoflarından, bilim adamlarından ve sanatçılarından yola çıktık ve sonra da çağımızın bilimleri, sanatçıları ve düşünürleriyle ilgili gelişmeleri inceledik. Bu inceleme sonucunda gelişmelerin hem bilincine, hem de yetersizliğinin farkına vardık ve sonra yeni bir anlayış içinde insan varlığını tanımlamak için çalışmaya başladık. Uzun çalışmalarımızın sonunda hocam, “çağdaş insan varlığı”nı bir kavram olarak önerdi ve bu öneriyi, son iki yüzyıl içinde ortaya çıkan düşünsel ve bilimsel gelişmelerle de hesaplaşarak bir “varlık olarak insanı”, “evrim süreci içindeki biyolojik organizmanın üstüne ‘özbilinç potansiyeli’ ile ‘yaratma potansiyeli’nin temellendiği yerde ve zamanda yeryüzünde görünüşe çıkan bir varoluş” olarak tanımladı. Sonra da yaratma edimi ve süreci üstüne çalışmalarda bulundu. Bütün bunlar, insan varlığı üstüne düşünme sürecimizin başlıca konusu oldular. Bu anlayışlar içinde benim bugün bu konu üzerinde tekrar yoğunlaşmam ve yeni bir kitap yazma gereksinimi duymam, günümüzde de insanın yaratıcı bir değer olarak bilinmesini istemem, büyük potansiyeli olan bu varlığın gücüne ve değerlerine inanmamdır. Hocamla birlikte geçen uzun yıllar içinde öğrendiklerim yalnızca sanat ve yaratma alanıyla sınırlı kalmadı, bilim alanında da onun öğrencisi oldum. Bu benim psikiyatri alanı içinde, “Psikosomatik Tıp”ta ve “Homeostasis Kuramı”nda da yetişmemi sağladı. Bu sayede hem felsefi düşünce dünyası içinde mimarlık ve resim alanında, hem de bilimsel gerçekler içinde, insan dediğimiz varlığı ele alırken bana varolmanın koşullarını ve düşünme yetisini kazandıran, yaratma edimi yoluyla ölüme ve yokluğa karşı durmayı özbilince dönüştüren sevgili hocamın öğretileriyle bu yeni kitabımda keşfe çıktım.

İÇİNDEKİLER

 

Önsöz

Yaratıcı Olan İnsan Varlığı ve Akatünvel          

Çağdaş Sanat Adına Özgün Bir Topluluk: Akatünvel 

Genelde Felsefi Düşünce Özgürleşmenin Kaynağıdır 

Benlik, Bireyde Varolma Duygusudur                     

Akıl Hastasında Bütünselleşme                                

Modern Ontolojide “Tin”in Objektifleşmesi            

Sanat Ontolojisinin Serüveni                                    

Sanat Eseri Bağımsız Bir Değerdir                            

Tinselleşme, İnsan Varlığının Temel Gereksinimi    

Yeniden “Psikosomatik Tıp” ve “Homeostasis” Kuramı        

Tinsel Varlığın Yaratma Edimi ve Süreci                 

“Çalışma” Kavramı ve “Kendini İfade Etme” Olasılığı          

Felsefi Antropolojide Tinselleşmiş İnsan                 

Çağdaş Felsefede Dinsel Bilgi                                  

İnsan Eseri ve Din

Felsefede Yeni Bir Yaşam                                       

İnsanın Özgürleşmesi                                               

Yaratma Cesareti İçindeki İnsan, Tercihiyle İnsandır 

Cesaretiyle Daima Yaratıcı İnsan                          

Biz Kime Mimar Diyoruz?                                     

Bir Yapının Mimari Eser Olma Koşulu                  

Her Objektivasyon Cesur İnsanların Ölümsüzlük Savaşıdır   

Mimari Yapıtlarımda Varlık Katmanları                 

Mimari Bir Yapıt Olacakken…                              

Resim Sanatı İçinde Varolma Serüvenim               

Ayrıca Soyut Sanat

Çağdaş İnsan Varlığı Kuramında Akatünvel          

Resim Sanatımızın Türkiye Gerçekleri                   

Mimarlık Sanatı Üstüne Türkiye Gerçeği               

Nafi Çil’e Ait Resimler                                         

Nafi Çil’e Ait Mimari Yapıtlar                               

Resim Listesi

Kaynaklar

Dizin   

  • YEM Kitabevi
  • YEM Kitabevi
  • YEM Kitabevi
  • YEM Kitabevi
  • YEM Kitabevi
  • YEM Kitabevi
  • YEM Kitabevi
  • YEM Kitabevi